Lurucina halkı üzerine en çok konuşulan, tartışılan konular arasında “atalarımız kimlerdi?” konusu bulunmaktadır. Bu konuda Lurucina’lı olmayan Kıbrıslılar bile birçok iddialar ortaya atmış bulunmaktadırlar. Bazıları bizim Hristiyan Rum olduğumuz ve vergi ödeme yükümlülüğünden kaçınmak için din değiştirdiğimiz iddiası üzerinde ısrarla durmaktadırlar. Birçokları kökenimizin Venedikli olduğunu ve gerek Rum, gerekse Türk ayırımcılığından kurtulmak için din değiştirdiğimize inanmaktadırlar. Bazıları ise kökenimizin Osmanlı Türklerine dayandığını iddia etmektedirler. Bu iddiaları doğrulayıcı hiçbir tarihsel kanıt sunulmamıştır. Bazı iddialar ne kadar gerçekçi görülse de ideal edilen düşünceler, politik ideolojiler ve hatta bazen önyargılı görüşler ötesine gidememektedirler. İçinde bulunduğumuz zamanda etnik kökenimiz utanç veya endişe kaynağı olmamalıdır. Bugün dünyamız giderek çok çeşitli etnik ve din kökenli insanların birlikte yaşadığı bir kazan haline gelmiştir. Ancak bilgimizin gerçekçi bir şekilde artırılması açısından kökenimizin tarihi üzerindeki verilerin tartışılması gerekmektedir.
Lurucina halkı kendilerini Kıbrıslı Türk olarak tanımlasalar da çok mükemmel Rumca konuştukları için kendilerine “Linobambaki” lakabı verilmiştir. Anlamı pamuk/yün olan bu kelime Lurucinalılar için aşağılayıcı bir anlamda kullanılmaktaydı, ve vergi vermekten kaçınmak için kendilerini Müslüman, askerlik yükümlülüğünden kaçınmak için ise kendilerini Hristiyan olarak tanımladıklarını ima etmekteydi. Bazı tarihçiler ‘Linobambaki’lere değinse de iddiaların doğruluğunu/ yanlışlığını kanıtlayıcı araştırma yapma yerine halk arasındaki inançları sorgusuz kabullenmeyi yeğlemişlerdir. Lurucina halkına karşı hem Rum, hem de Türk halkı eşit derecede alaycı tavırlar takınmışlardır. Bu olumsuz tavırlara karşıdır ki Lurucinalılar olarak aramızda yıkılmaz, kalıcı bağlar oluşmuş ve benzersiz kültürümüzün olumlu bir şekilde devamını sağlama yolunda kararlılığımız artmıştır. İnanılmaz olan şey, kimsenin, veya çok az kişinin aile soy ağaçlarımız dışında geçmişimizi araştırma girişiminde bulunmamasıdır. Bu yüzden tarihimiz dipnotlarda rastlanan “Linobambakilerin kalesi” [1] (en yoğun yaşadıkları yerler) gibi terimlerden öteye gidememiştir. Ada üzerinde Lefkoşa, Girne, Mağusa gibi önemli yerleşim merkezleri dururken Kıbrıs’ın etnik yapısını oluşturan birçok toplumların bu küçücük köy halkını hedef alıp onlara karşı aşağılayıcı tavırlar takınmaları anlaşılır gibi değil. Üzücü olan şey köylülerimizin bazılarının dahi atalarımızın çıkarları doğrultusunda taraf değiştirdiği inancı ile bu tavırları kabullenmeleridir.
Orijinal arşivlere dayanan altı yıllık yoğun bir araştırma sonucu tamamen farklı bir durum ortaya çıkmış gibi görünüyor. Köyümüzün etnik Türk kökenli nüfusunun çoğu yıllarca asker olarak görev yapmışlardı. 1831 ve 1879 Nüfus Sayım belgelerine bakıldığında Latin veya Rum kimliğimizi kanıtlar görülen bazı lakabların sanıldığından daha yakın bir dönemde aile kimliklerini tanımlayan lakablar olarak kullanıldığı görülür. 1831 dökümanlarında sadece bir veya iki lakab bulunmaktadır. Biri “Çoban”dır. Bunun aynı zamanda bir isim olarak kullanıldığını biliyoruz. Aynı aile “Topal” [2] lakabı ile de biliniyor. Lakabların büyük çoğunluğu 4, 5 nesile dayanmaktadır. Geçmişe gittikçe lakablar azalmaktadır. Bu yüzden Rum, Türk veya Latin olarak kabul edilen lakablarımıza bakarak etnik kimliğimizi tanımlamak çok yetersiz kalmaktadır. Üstelik aramızda Mussolini, Kennedy, Grivas, hatta Cliff (İngiliz şarkıcı Cliff Richard’a özenerek verilen lakab), v.s. gibi lakablarla bilinen kişiler bulunmaktadır! Kimse bu geçmiş tarihi kimlikler ile ciddi bir akrabalık iddiasında bulunamaz. Yakından incelendiğinde Müslüman bazı Türk erkeklerin Hristiyan kadınlarla evlenip Ortodoks dinine geçtiği üzerine bazı veriler bulunmaktadır. Bunlardan Arif Mehmet Kavaz (Paşa), babaannem tarafından akrabalarım arasındadır.
1856 yılında doğan Arif Mehmet Kavaz (Paşa) Ayşe Süleyman’a (Yasumullo) evlenmişti. Ancak onun ölümünden sonra Kakullo isimli bir Hristiyan kadınla evlendi. [3] Bazı nedenlerle ondan olan tüm çocuklarına Hristiyan ismi verdi ve Limasol’a taşındı. Hristiyan dininden Müslümanlığa geçen kişilerle ilgili çok sayıda tartışma konu olsa da 1750 yılından günümüze kadar olan süreçte tek kişinin bile Hristiyanlıktan Müslümanlığa geçtiği görülmemiştir. Aile soy ağaçlarında 8000 kişinin kayıtlı olduğu gözönünde bulundurulursa, bu Lurucina halkının sonradan Müslümanlığa geçtiği teorilerini çürütücü müthiş bir durumdur.
Bazıları herhangibir din değiştirmesi olmuşsa bunun adanın Osmanlılar tarafından fethi olan 1571 yılının hemen sonrasında gerçekleştiğini iddia etmektedirler. Fakat bu iddiaların da sadece bir tahmin olduğu ve günümüze kadar bulunan veriler ışığında çok yetersiz oldukları ortaya çıkmıştır. 1572 Osmanlı Nüfus Sayım kayıtlarında rastlanan 27 Cizye (Hristiyan ev nüfusu) .[4] 1643 Sayımında 41 Cizyeye çıkmıştı.[5] Buradaki soru, Kıbrıs genelinde azalan bir nüfusun olduğu bir dönemde Lurucina nüfusunda nasıl olur ki yüzde 50 bir nüfus artışı görülebilir? İslam dinine geçmiş olsalar Hristiyan nüfusda bir düşüş görülmeyecek miydi?
Şimdiye kadar ortaya çıkarılan belge verilerine bir göz atalım. 1796-1879 yılları arasındaki dönemi kapsayan 1879 Nüfus Sayımı ilginç bazı gerçekler içerir. Bir kısım nüfusun kimliği Bosnalı, Arnavut, Arab olarak tanımlanır. Yetkililein bu kişileri yanlış kimliklerle kayıt ettikleri düşünülemez. Araştırılan aile soy ağaçlarının hemen hemen hepsi garip bir şekilde az, çok bir veya iki nesil fark ile 1750li yıllar ile 1800 yıllarının başlangıç dönemine rastgelmektedir. Ortodoks Hristiyan nüfus sayısı ise daha tutarlıdır. 1572, 1643 ve 1831 Nüfus Sayım kayıtlarında bariz şekilde ‘Hristiyan’ olarak tanımlanırlar. 1700lü yıllarda adada görülen ekonomik çöküntü tüm ada nüfusunda büyük bir azalmaya sebeb olmuştu. Buna Hristiyan nüfus da dahildi. Belirttiğimiz bazı nedenlerle Müslüman Türk nüfus daha yeni bir olgudur. 1831 yılı sayımında 25 Hristiyan erkek nüfusa karşın sadece 104 Müslüman erkek nüfus belirtiliyor (39 ev halk nüfusu). Ancak bu dönemde şaşırtıcı bir şey daha ortaya çıktı. Köyümüzün en büyük aile soy ağaçlarına mensup bazı kişilerin ‘Sipahi’ olduğu görüldü. Bunlardan bazıları şunlardır: Arab kökenli Kırlangıç (Siliono), İbrahim Mustafa Kara-Ali (Garaoli), ve Hasan Hüseyin Topal (veya Çoban). [6] Sipahi, Osmanlı ordusunda görev yapan süvari birliklere (atlı birlikler) verilen isimdi. Sipahiler iki ayrı tip süvari birliği oluşturmaktaydı. Feodal, geçici Tımarlı birlik ve ödenekli, kadrolu Kapıkulu Sipahileri.[7] Osmanlıların toprak edinme hakkı vardı. Askeri aristokrasi sınıfına mensup sipahiler de çiftçilerle aynı topraklarda yaşamaktaydılar. Halktan vergi toplamakta ve bunları Sultana hizmet yolunda asker yetiştirmek ve küçük orduları donatmak amacıyla kullanmaktaydılar. Tüm bu Müslüman ailelerin o dönemde Lurucina’ya yerleşmelerinde bir neden var mıydı? Bazı unsurların, özellikle Hristiyan ve Latin fertlerin isyan eylemlerine katıldıkları ve isyanın bastırılmasıyla Sipahi ailelerin Sultana sağladıkları sadık hizmet yüzünden kendilerine toprak verilerek mükafatlandırıldıkları mümkün olabilir. Kıbrısla ilgilenen uzman tarihçilerin bu bilgileri detaylı olarak bilme olanağı bulunmaktadır. Ancak ne yazık ki aralarından hiç kimse ailelerimizin kökeni hakkında detaylı araştırma yapma girişiminde bulunmadılar. Sipahilerin Osmanlı İmparatorluğundaki rollerini anlamak için bağımsız kaynaklara bakmak yeterlidir.
Aşağıdaki bilgiler ‘Encyclopedia Britannica’dan alınmıştır:
“Bazen spahi olarak yazılan sipahi, Osmanlı İmparatorluğu döneminde feodal şövalyelere verilen bir isimdi. Statüleri Ortaçağ dönemindeki Avrupa şövalyelerine benzemektedir. Sipahi sözünün kökeni İran’dan gelmekte ve süvari anlamında kullanılmaktaydı. Sipahilere direkt olarak Sultan tarafından ‘tımar’ denilen bir toprak parçası verilmekteydi. Askeri hizmet karşılığı bu topraktan sağlanılan gelir sipahiye kalırdı. Toprakda çalışan köylüler zamanla bu topraklara bağlanıp ‘serf’ olmaktaydılar. Bu sıfat onlara toprak üzerinde bazı haklar vermekteydi. Sipahiler 16ıncı yılın ortalarına kadar Osmanlı ordusunun büyük bir bölümünü teşkil etmekteydiler. O dönemden sonra yerlerini yavaş yavaş ‘Yeniçeri’ denilen ve kendilerine Sultan tarafından düzenli maaş verilen seçkin, piyade kolorduya bıraktılar. Bu değişimin bir nedeni ateşli silahların giderek daha fazla kullanmasından kaynaklanmıştı. Bu da süvariliğin önemini azaltmaktaydı. Sipahiler 1821-1832 yeralan Yunan Bağımsızlık Savaşı sırasında saygınlıklarını yitirmişlerdi. Tımar sistemi 1831 yılında Sultan İkinci Mahmut tarafından Batı stili modern bir ordu kurma programı çerçevesinde kaldırılmıştı”.
Askeri dilde Sipahi olarak bilinenler Avrupalı silahlı şövalyelerin Türk versiyonu idiler. At üzerinde savaşmaya alışkın bu askerlerin en güçlü özelliği atlı okçular olarak hareketlilikleriydi. Hafif silah ve techizatları vur/kaç savaş yöntemi için oldukça uygundu.
Kapıkulu sipahileri Osmanlı askeri çevrelerde oldukça ün salmış süvariler olup kendilerini Balkanlardan gelen Hristiyan ailelerin oğluları olan ve temelde değişik devşirme kanunlarına göre ‘köle’ olarak görülen ‘Yeniçeri’lerden daha üstün görmekteydiler.
Tımarlı ve Kapıkulu sipahilerinin hemen hemen tümü etnik Türki toprak sahipleri arasından seçilmekteydiler. Osmanlı İmparatorluğu içerisinde büyük bir saygınlıkları vardı. Politik ünleri Yeniçerilerin yaptıkları hatalar yüzünden artmaktaydı. Zaman zaman iki birlik arasında tartışmalar, kavgalar başgöstermekteydi. Bugünün Türkiye’sinde iki birlik arasındaki farkı göstermeye yönelik Türkmen kökenli bir deyim bulunmaktadır: “Atlı er başkaldırmaz”. Bu Yeniçerilerin asiliğine işaret eden bir göndermedir.
Yukarıdaki bilgiler şüphesiz Lurucina’nın başlıca ailelerinin Osmanlılar için oldukça kargaşalı bir döneminde köye yerleşen egemen süvari ailelerinden oluştuğu hakkında güçlü kanıtlar sunmaktadır. En önemlisi bu ailelerin Türki veya Arab Müslüman kökenlerinden gelmiş olmalarıdır. 1833 yılında kayıtlara geçirilen toprak sahipliği kayıtları, (Başbakanlık Osmanlı Arşivleri. Kitap TŞR.KB.d.00040.Sayfa 45 ve 46. Ayrıca 1833 toprak sahipliği (Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinin ML.VRD.TMT.d.16152. Sayfa 49-52) bu varlıklı ailelerin büyük toprak sahibi olduklarını kanıtlar. Bu ailelerin birçoklarının çok geniş alanlara yayılan arazileri vardı. İbrahim (Garaoli – Kara Ali) ailesinin sadece 3 ferdi289 dönüm araziye sahip olup ek olarak çok sayıda hayvan ve ağaç sahibi idiler. Sipahi statüleri ve askeriyedeki yüksek rütbeleri kolay kazanılmamıştı. Adada aşırı bir sefaletin hüküm olduğu bir zamanda 39 kayıtlı toprak sahibi 2363 dönüm araziye sahipti (2210 dönüm Lurucina’da, geri kalan alan ise Limya gibi diğer yerlerde). [8] Ek olarak sayıları 661e varan hayvanları bulunmaktaydı. Küçümsenemeyecek kadar yüksek varlık.
Şüphesiz bu aileler Osmanlı İmparatorluğuna sağladıkları hizmetler için ödüllendirilmişlerdi. Mehmet Katri ailesinin güçlü bir askeri geçmişi olduğunu biliyorduk. Luricina’nın en büyük toprak alanına sahip bu ailenin ismi olan ‘Kadri’ ailenin gerçek ismi olmayıp, bu isim ‘Quadiriyyah’ tarikatına bağlı olduğu bilinen Mehmet İsmail’e (Kadri) verilmişti. Katri ismi en eski Sufi tarikatlarından olan Qadiri tarikatından kaynaklanmaktadır. Tarikat ismini 1077-1166 yılları arasında yaşayan Abdul-Qadir Gilani’den almaktadır. Bu şahıs, İran’ın Mazandaran vilayetinin yerlilerindendi. Tarikat İslam dünyasının en yaygın Sufi tarikatlarından olup Orta Asya, Türkiye, Kıbrıs, Balkan ülkeleri ve Doğu ve Batı Afrika’nın birçok ülkelerine yayılmış bulunmaktaydı. Quadiriyyah tarikatı ana İslam dışında farklı bir doktrin, öğreti geliştirmemiştir. İslamın temel prensiplerini mistik deneyimlerle tanımlarlar. Katri ismi Quaddiriyah tarikatının belirli müritlerine verilen bir isimdi.[9] Bunun atamız olan Mehmet Katri / Kadri için ne anlam taşıdığı açık değildir. Açık olan, Osmanlı döneminde kişilerin bağlı bulunduğu tarikatın ismini kullanmasının normal olduğudur.
Lurucina’nın Müslüman nüfusunun vergi yükümlülüğünden kurtulmak için din değiştirdiklerinin yanlış bilgi olduğu açıkça ortaya çıkarılmıştır. Askerlik yükümlülüğünden kurtulmak için Hristiyanlığa geçtikleri inancının, Lurucina’nın Venedikli güzel Lorenzia tarafından kurulduğu efsanesi kadar gerçeklerden uzak olduğu da açıktır. Bunlar ilginç hikayeler sunmakta, fakat tarihsel veri ve gerçeklerle bağdaşmamaktadır. 1786 ile 1879 yılları arasındaki Osmanlı kayıtları askerlik görevini tamamlayan çok sayıda erkeğin olduğunu göstermektedir. [10] Üstelik lakabların birçoğu 1800 yıllarının ortaları ile 1974 yılının hemen öncesinde doğan nesillere aittir. Bu Latin veya Rumca kökenli olduğu sanılan isimlerin 1571 Osmanlı fethinden sonraki döneme ait olduğu inancını çürütücü niteliktedir.
Mehmet Katri’nin hayat hikayesini okumanızı öneririm.
Birçokları tabi ki Lurucina halkının hemen hemen tamamen Rumca konuştuğuna işaret ederek bunu kökenlerinin isbatı olarak kabul ederler. Halbuki Siliono, Garaoli, Topal Hasan ve Kadri ailelerinin 1831 yılı gibi yakın bir geçmişte statülerinin Müslüman kökenli olduğu isbat edilmiştir. Yakın bir inceleme yapıldığında görülecektir ki bu ailelerin kadın ve erkeklerinin yüksek sınıf statülerinin gereği birbirleriyle evlilik bağları oluşturdukları görülecektir. Ayşe Yusuf (Siliono) ile Mehmet Kavaz (Kadri ailesinden), Şerife İbrahim (Garaoli) ile Hasan Yusuf (Arap) arasındaki evlilik bu ailelerin statülei ve büyük ölçüde toprak varlıkları gereği evlendiklerini gösteren iki örnektir. Arabi ailesinin büyükleri arasında 1791 yılında doğan Mustafa Yusuf isimli bir Sipahi bulunmaktaydı. Kadri / Kavaz ailesinin ise Lurucina’da benzersiz bir konumu bulunmaktadır. Buna rağmen biliyoruz ki 1800 yıllarının sonlarına doğru dünyaya gelen ve bu aile gruplarına mensup olan atalarımız hemen hemen hiç Türkçe konuşamıyorlardı. Niye orijinal dillerini unutup Rumca dilini sahiplendiler? Belki bazı örneklerle düşündüğümüzden daha olağan, normal olan bu fenomeni açıklayabiliriz.
1950li, 60lı yıllarda Birleşik Krallığa yerleşen birçok Kıbrıslılar birinci kuşakları oluşturmaktaydılar. Böyle olmasına rağmen sadece 50 yıl sonra birçok genç kuşaklar ülkede çoğunluğu oluşturan İngiliz halkının dilini konuşmaktadırlar. Kendimden örnek verecek olursam benim ikinci kuşak olan torunlarım Türk dilini konuşamıyorlar. Diyasporadaki ailelerimizin aile fertleri arasında aynı durumda olmayan bir aile olduğu konusunda şüpheliyim. Çoğu zaman anne, babalarının dilini konuşamayan Rum, İtalyan veya Türk gençlerine rastlarım. Kolaylıkla tahmin edebiliriz ki 50 yıl sonra bu durum daha da yaygınlaşacaktır. Birçok ikinci kuşak mensubu kişiler dahi kendi sözde ana dilini konuşamadıktan sonra çocuklarına, torunlarına bu dili öğretmede ne şansları olabilir? Birçokları bizim burada yabancı bir ülkede yaşadığımızı, Lurucina’lıların ise Kıbrıs’ta yaşadığı gerçeğine işaret edebilir. Ancak Lurucina bölgesindeki köylerin hemen tamamı Rumca konuşan toplumlardan oluşmaktaydı. 1830, 1930 yılları arasındaki dönemdeki toplumsal cehaleti, toplumlar arasındaki izolasyonu ve iletişim eksikliğini biliyoruz. Bu durumu zamanımızın teknolojik gelişmeleri, yoğun İnternet iletişimi ve dünyamızın her köşesine kolaylıkla seyahat edebilme imkanlarımız ilekıyaslayınız. 21inci yüzyıl ve 1800lü yıllar arasındaki farklılıkları kolaylıkla görebiliriz. 19uncu yüzyılda Sipahilerin saltanatlarının ve Osmanlı döneminin sona ermesiyle bir zamanların bu mağrur savaşçılarının ve zengin toprak sahiplerinin ayrıcalıkları da tamamen çöküntüye uğradı. Hayatta kalabilmeleri için yerel halklara çok daha fazla entegre olmak zorunda kaldılar. Bunların çoğu Rumca konuşan halklardı. Üzücüdür ki yaşamlarını idame ettirmek için birçokları hırsızlık, eşkiyalık gibi yöntemlere başvurdu. Buna isbat olarak belgelerde birçok kişinin kaydının bulunmadığı veya hapiste olduğu görülebilir. Fakat birçokları da dürüst bir hayat sürdürmeyi ve geçmişlerini gururla hatırlamayı becerebildi.
Bugün birçokları atalarımızın orijinini kayıt eden İbrahim Tahsildar, Hüseyin Galeo gibi kişilerin kayıtlarının güvenilirliğini sorgulamaktadır. Örneğin Kara Ali (Garaoli) ailesinin Köfünye / Kofinou, Arab asıllı Siliono ailesinin Pirga, Sarı Mehmet Hürrem Bey’in Antalya, Mehmet Mustafa Said’in Silifke, Porto ve Alşkko’ların Dali, Kara İsmail’lerin Karpaz, ve Süleyman Yusuf’un (Zabuni) Kalopsidia’dan geldiklerini kayıt etmişlerdi. [11] Bu durumun açıklamasını kolaylıkla yapabilirim. Anne tarafından büyük dedem İsmail Ali’nin (Gicco)Türkiye’den geldiği söylenir. 1892 yılında doğmuştu. Ben 1956 yılında doğdum ve 2006 yılında doğan torunuma onun Luricina’da doğduğunu söylerim. Herhalde İbrahim Tahsildar ve Hüseyin Süleyman Galeo’nun 1700lü yılların sonunda, 1800lü yılların başlangıcında doğan büyük dedelerinin doğum yerlerini bilmediklerini söyleyemeyiz. Hüseyin Tahsildar kendisi 1893, Hüseyin Süleyman Galeo ise 1882 yılında doğmuşlardı.İbrahim’in lakabından anlaşılacağı gibi (Tahsildar) vergi toplama memuru idi. Tüm ailesinin soy ağacı detaylarını kayıt etmişti. Büyümek üzereyken ailelerinin kökenini bilmediklerini düşünmek garip olmaz mı? Kaldı ki henüz çocukken büyük dedeleri hala hayattaydı. İbrahim Tahsildar büyük dedesi Süleyman Yusuf’un 1798 yılında yaptığı evlilik hakkında kesin detaylar vermektedir.[12] 1831 Nüfus Sayım kayıtlarında Süleyman’ın büyük çocukları Yusuf’un 1801, İbrahim’in ise 1806 yıllarında doğduğunu öğrendim. [13] Bu bilgiler, İbrahim’in kökenlerimiz üzerine güvenilir bilgi kaynağı olduğunu isbat eder. Aradan o kadar çok uzun zaman geçmediği halde geçmişimizin ve kökenlerimizin şayalar, kişisel ve hatta önyargılı görüşler çerçevesinde tartışılması üzücüdür. Bunun altında yatan neden siyasi görüş ayrılıklarıdır ki bunların geçmişte yaşayan insanlar ve geçmişteki hakim koşullar üzerinde hiçbir ilgisi yoktur. Bu yüzdendir ki kişisel görüşlerimi ve yazdıklarımı orijinal dökümanların sunduğu deliller ışığında kanıtlamaya özen göstermekteyim. Ulaşabildiğim dökümanlar sadece Girne Milli Arşivinde değil, aynı zamanda İstanbul’da, Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık Osmanlı Arşivlerinde bulunmaktadır.
Şüphesiz geçmişimiz ve kökenlerimiz üzerinde daha fazla belgelere ulaşma çabaları devam edecektir.Araştırmanın hiçbir zman sonu yoktur. Gerekli tüm bilgilere ulaşıldığı ancak aklını kullanmayanlar tarafından iddia edebilir. Benim araştırmalarım esnasında bulduğum ve paylaşdığım belgelerin sunduğu bilgilerin en azından bazılarının değiştirilmesini gerektirecek yeni deliller gün ışığına çıkarılırsa bundan en fazla ben memnun olacağım. Yeni bilgilerin eksikliğinde şimdiye kadar sunulan bilgilerin Lorenzia efsanesinin, Venediklilerle aramızdaki sözde genetik bağların, sadece 200 yıl süre içinde kayıt edilen belgelere rağmen halk arasında rağbet gören diğer hayali romantik inançların doğru olmadığını isbat etmeye yeterli olduğunu kabul etmemiz gerekecek.

[1] Rupert Gunnis. Historic Cyprus. Pages 329-330
[2] T.C Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, TŞR.KB.d.00040 numaralı defterin 45 ve 46 numaralı aile. No’s 80-89
[3] Records of İbrahım Tahsildar The Mehmet Katri family pages 38-69

[4] Ahmet Gazioğlu Turks in Cyprus page 181. & table II page 21 of Halil İnalcık’s, Ottoman policy and administration in Cyprus after the conquest.
[5] History Studies, International Journal of History. 2012. Page 136.
[6] T.C Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, (Republic of Turkey Prime Ministerial Archives) TŞR.KB.d.00040 numaralı defterin 45 ve 46
[7] Osprey military, men-at-arms series. Edition 140. 1983 & Armies of the Ottoman empire 1775-1820 edition 314 by David Nicolle PhD & Angus McBride.
[8] Başbakanlık Osmanlı arşivlerinin (Prime Ministerial Ottoman archives) ML.VRD.TMT.d.16152 numaralı defterinin 49-52. Sayfaları. Luricina köyü. 1833 yılı.
[9] Wikipedia & Encyclopedia Britannica
[10] Ottoman census 1879 Doc No’s 287-1 to 334-1. National Archives and Research Institute of Kyrenia
[11] Records of İbrahım Tahsildar pages 1-211
[12] records of İbrahım Tahsildar page 4.
[13] .C Başbakanlık Osmanlı Arşivleri, (Republic of Turkey Prime Ministerial Archives) TŞR.KB.d.00040 numaralı defterin 45 -46. sayfalarında. persons No’s; 90 & 95